Hava yağmurlu, ev loş, koltuk minderleri biraz dağınık, battaniye çok dağınık, kafam daha da dağınık.. Bir şarkı çalıyor bugün keşfettiğim. Şarkı değil benim için, ruhumun lugatı. Ufak bir tebessümle diyorum ki içimden “ruhumun ihtiyacı bu” Ruhumun ihtiyacı incelikler, el emeği hayattan dijitalleşen hayata, modern kelimesinin altında kaybolup giden hayata, daha az konuşup daha çok kavga ettiğimiz hayata doğru evrilen alemde ruhumun ihtiyacı incelikler.. Bu yüzden hiç bir anda aitlik hissedemiyorum, bu yüzden şehirlerin içimde yarattığı boşluklar, bu yüzden dar yolları sevişim, kasabaları sevişim, bir evin kapısının önünde toplanıp dedikoduyla karışık yapılan komşu laflamalarını sevişim, çıplak ayaklarla çimende gezebilmeyi, kuş sesleriyle uyanmayı sevişim bu yüzden.

Dijitalleşmenin nimetlerini kullanarak o çok bilinen internet sitesine girip hediyeyi ta kapısına kadar göndermek değil de onu düşünüp hediye seçmek, alacağın hediyeye dokunmak, ellerinle paketlemek ve belki kendi el yazınla not kondurmak, beraber emek vermekten hayıflanmamak, zamanla yuva olacak evi beraber kurmak, beraber alışverişe çıkabilmeyi zafer saymaktan ziyade beraber sıkılırken bile mutlu olabilmeyi zafer olarak görmek, oturup gerçekten konuşabilmek dertleri, iç sıkıntıları, karanlıkları, beraber bir şarkının sözlerinde, gözlerinde kaybolmak.. Ve özlemek. Özlenen şeylerin ufacık bir kısmı bunlar sadece. Gözlerimizdeki tılsımı kaybettik, kaybettiğimizden habersiz. Evet gülüyoruz, mutluyuz ama eksiğiz. İç yangımızı kaybettik. Çabuk sevip çabuk vazgeçiyoruz. Özgürlük ve tutsaklık ikileminde bir yerlerdeyiz. Başka hayatlara özenip yaşıyoruz, başka hayatlara özenip kavga ediyoruz. Başka hayatlarda olanlar bizde olmadığı için terk ediyoruz. Çünkü özgürüz. Çünkü tutsağız.

Görüyoruz nice evlilik tekliflerini, nice sevgilileri, nice hediyeleri, nice doğum günlerini, nice elbiseleri.. Sonra öğreniyoruz, öğrenilmesi gereken asıl noktadan uzaklaşarak. Bir evlilik teklifinin nasıl olması gerektiğini öğreniyoruz. Güller, balonlar, tek taş yüzük varsa olması gerektiği gibi, she said yes. Bunların yerine gözler varsa, sözler varsa, tuttukça güçlenilen eller varsa olmaması gerektiği gibi. Çünkü telefonlar, henüz bunları fotoğraflayamıyor. Fotoğraf çekmenin bu kadar kolaylaşması da fotoğraftakileri anı değil de, olmayanları anı haline getirmeye başladı. Çünkü öyle çok çekiyoruz ki, çekmediklerimiz anı artık. Ama bu ayrı bir konu. Demem o ki, görünene sadığız, görünmeyene kör. Kendi öykümüzü yazmak için başkalarının öykülerine öykünüyoruz.

“gözlerin gözlerime dokunsa gördüğüm anlamlanırdı..

sözlerin sözlerimi okşasa dediğim nakışlanırdı.. “

Diyor şarkıda ben çayımı yudumlarken.. İşte böyle birşey görünmeyen. Görünmeyenin sıcaklığı, görünmeyenin tarifi, görünmeyenin bizde vuku bulması .

Aynı şarkıda buluşmak, beraber söylemek, bir çiçek büyütmek, beraber biriktirip oraya gitmek, beraber hayal kurmak, beraber sövmek ama beraber de toparlamak, sabretmek, emek vermek, emek vermenin güzelliğini hissetmek, kalıplardan çıkıp iç sesine kulak vermek, sevmekten hiç yorulmamak…

Kafam adeta anteniyle oynanan televizyon gibi kah geçmişe giden kah bugüne gelen karıncalı yayın gibi.

“senden ilham alır benim göynüm”

Diyor öteki şarkı. Karşımdaki koltukta uyuyor göynümün ilham aldığı. Ben de onu izlerken, onu da şarkımın içine katarken çayımı içiyorum. Hava yağmurlu, ev loş, koltuk minderleri biraz dağınık, battaniye çok dağınık, kafam daha da dağınık…

Yazar Hakkında

Sonra Belki Çay İçeriz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

Çay demleniyor, lütfen bekleyiniz...

Pardon Bir Dakika Bakar Mısınız?

Senin için çay kokulu yazılar demliyoruz. Posta kutunu çay kokusu sarsın istiyoruz. E-posta adresini ve adını paylaş ki, yazılarımızı soğutmayalım.
Close