Evet Ankara’yım yeniden. 5 yıl üniversite, 1 yıl da iş hayatı derken 6 yılımı geçirdiğim Ankara… Ya da 6 yılımı verdiğim Ankara… Şimdi sende yeni günler, aylar, yıllar bırakmak için geldim. İnsan bıraktığı gibi bulacak sanıyor bıraktığı şehirleri. Uzun Hikaye filminde Münire’nin Ali’sine dediği “Her şey eskir Ali’m, sen eskime” repliği aklıma geliyor. Sevilenler eskimesin ama Ankara eskimiş benim için. Yolları eskimiş, havası eskimiş, evleri eskimiş, suları eskimiş, griliği eskimiş, kömür kokusu eskimiş, ayazı eskimiş, Kızılay’ı eskimiş, Tunalı’sı eskimiş, Ankara eskimiş…

Bir şehri güzelleştiren yaşadıkların ve yaşama ihtimali olduklarındır bence. 6 yılım burada yaşadı, büyüdü ve olgunlaştı. 6 yıldan geriye kalan bir kaç güzel dost. Zannettim ki o dostlarla beraber Ankara’yı şahit tuttuğumuz günler gibi güzel olacak yeni bir Ankara sayfası. Yurt mutfağında demlenmiş bir yudum çay, zenginleştirilmiş uranyum gibi güç verecek bize. Bir masanın etrafında toplanıp paylaşacağız en güzelimizi de en karanlığımızı da çaylarımızı içerken. Çaylar bitecek, yine demleyeceğiz. Yanına da en hamaratlımız elmalı turta yapacak. En uzak mesafemiz yan yana olan iki yurt binası olacak. En yakın mesafemiz de daracık yurt odamızdaki tek kişilik yatakta koyun koyuna yatmak… Zannettim ki bunlara sahip çıkabileceğiz Ankara’da, çünkü bunları öğrendiğimiz yerdi Ankara. Lakin şunu kaçırmışım; bu sefer öğrenci olarak değilen çalışan olarak Ankara’daydık. Fırsat verilse eskimemiş Ankara’yı yaşayabilirdik belki. Ama o an ihtimali bile söz konusu olmayan “yapılsa, verilse, olsa” kalıplarını düşünemeyecek kadar mutsuzdum Ankara’da. Bir şehir düşünün, bir bardak çay ile hasbihal edebileceğimiz bir köşesi olmayan. “Yok artık!” deyip bu köşeleri sıralayabilecek kişiler vardır mutlaka ama aşkın gözü kör olabildiği gibi nefretin de gözü kör olabiliyor.

Velhasıl, bu güzellikleri yakalayamayacak olmakla yüzleştim ilk hafta. En yakın mesafemiz iki vasıta değiştirmeyi gerektiriyordu artık. Bir demlik çay bitmiyordu bile. Gecenin bir vakti, canımız sıkılsa kapısını çalacağımız kişi şehrin öbür ucundaydı. Akşamları eve yaşlı dönüyorduk, muhabbetler kurabileceğimiz uygun ortamı sağlamak için araba lazımdı. Çünkü adına “EGO” denilen ulaşım sistemi Ankara haritası üzerinde kurayla belirlenmiş noktalara yerleştirilmiş bir kaç otobüsten oluşuyor adeta. Ve maalesef bizi ulaştıramıyor ulaşılmak istenen yere. Sonra iç sesim Zuhal Olcay’a dönüştü ve dönüp dedi ki “Ankara’da aşık olmak da zor iki gözüm.” Ben aşık geldim iki gözüm, hiç öpmeyeyim. İkinci haftamda daha alışmıştım ama hala eski duygularla uyanamıyordum Ankara günlerine. İstiyordum ki “Bu aşk burada biter ve ben çekip giderim” diyebileyim. Bunu diyemeyişimin akabinde fark ettim ki insanın önündeki en büyük engel yine kendisi. Teşekkürler Ankara! Sonuç mu? Tabii ki siz bunu okurken ben Ankara’da olacağım.

caps

Alışabilmek için bana Ankara’da değilmişim hissi yaratacak kafeleri kaydetmeye başladım. Bir de buraya kadar yazdıklarıma sinirlenecek ama şu andan itibaren gönüllerini kazanacağımı düşündüğüm bir Ankara güncesi keşfettim. “Ankara’da hayat yok” diyenlere “La Ankara’da hayat var la” demek isteyen Lavarla. Takip ediniz, ettiriniz. İstanbul konseptli bloglardan sonra Ankara’ya dair böyle bir blog, Ankara’yı muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkardı.

Şimdilerde ise daha da alıştım. Uzakları yakın edeni olunca insanın, beraber saçmaladığı olunca, bazen öldürmek istediği ama her zaman sevdiği bir insan olunca, o şehir dünyanın en güzel şehri olabiliyormuş. Fakat bu durum, Külkedisi masalı tadında biraz. Masalımızda saat gece yarısını gösterdiğinde tüm büyünün bozulması gibi, dokuz altı yollarında Ankara benim için bal kabağına dönüşüyor. Yalnızken hele, evlat olsa sevilmez. Ankara’nın bana göre ana fikri, şehirde her akşam görüşebileceğiniz en az bir kişi olunca Ankara bile güzelleşebiliyor. Yoksa, dar gelir sana Angara.

Şahsi fikirlerimden ötürü Ankara aşıklarından özür dilerim. İnsanı, şahsi fikrinden ötürü bile özür dilettiren aşıkları olmalı bir şehrin, Ankara gibi.

“Herkesin hayatına kimse karışamaz.”ı buraya bırakarak usuldan topukluyorum ben la bebeler. Topuklamadan önce, son sorum da olabilecek bir sorum var;

“Ben mi kaçayım yoksa çayı siz demleyecek misin?”

Yazar Hakkında

1 Yorum

  1. Mevzu Çaysa yada düşen birkaç dize çayın buğusuna karışmalı mutlaka. Bir şiir çıkmalı çayın ışıltısından. Çay en mütevazı içecek olduğu kadar en albenili içecek bence. Işıl ışıl rengine sevgilinin gamzesi karışır rayihası yayılır iklime dem be dem. 07/01/2017 İbrahim KİLİK(Kendini Çay Şairi Sanan )

Sonra Belki Çay İçeriz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Çay demleniyor, lütfen bekleyiniz...

Pardon Bir Dakika Bakar Mısınız?

Senin için çay kokulu yazılar demliyoruz. Posta kutunu çay kokusu sarsın istiyoruz. E-posta adresini ve adını paylaş ki, yazılarımızı soğutmayalım.
Close